Tiyatro yönetmeni, çocuk oyunları yazarı, romancı, televizyon programcısı Enver Aysever, bir koltukta birkaç karpuzu taşıyan genç yeteneklerimizden biri. SKYTürk’te, siyasi gündemin önde gelen kişilerine yönelttiği ‘Aykırı Sorular’ ile dikkatleri üzerine toplayan Aysever ile, tiyatrodan, edebiyata, televizyondan siyasete ve Ataşehir’e uzanan bir sohbet yaptık...
Enver Aysever, son dönemde medya dünyasının parlayan isimlerden birisi. Onu önceleri TV8’deki ‘Lacivert’ programından, şimdilerdeyse SKYTÜRK’teki ‘Aykırı Sorular’dan tanıyoruz. Ama, ekranda zeka dolu sorularla konuklarını terleten Aysever’in kimliği çok yönlü birikimiyle öne çıkıyor.
O bir tiyatro yönetmeni, aynı anda seksen sahnede sergilenen çocuk oyunlarının yazarı, edebiyat eleştirmenlerinin takdir ettiği bir öykücü ve ödüllü bir romancı... Sosyoloji mezunu olan Enver Aysever, çocukları ve çocuklarla iletişim kurmayı çok sevdiğinden, çocuk oyunları yazıp yöneterek başlamış sanat yolculuğuna. 15 yıl boyunca bilfiil tiyatronun emekçiliğini yapmış ve bu dönemden kalan ‘Çocuk Oyunları 1’ adlı oyun kitabı hala çok satılanlar listesinde.
TV8, NTV ve SKYTÜRK televizyonlarında programlar yapan Enver Aysever’in, Finansal Forum, Cumhuriyet, Varlık, İnsancıl ve Gösteri gibi basın organlarında makale, deneme ve araştırmaları yayınlanmış.
Ona popülerlik kazandıran bugüne kadar 70 bölümü yayımlanan ‘Aykırı Sorular’ programı olmuş. Program, ülke gündeminde öne çıkan ünlü isimleri konuk ediyor ve beğeniyle izleniyor. Onur Öymen, Ali Bulaç, Dengir Mir Mehmet Fırat, Mehmet Altan, Abdüllatif Şener, Şevket Kazan, Nuray Mert, Aysel Tuğluk, Tuncay Özkan, Zülfü Livaneli, Emre Kongar, Metin Akpınar, Ferhan Şensoy, Doğu Perinçek, Ertuğrul Günay programa konuk olan isimlerden birkaçı...
‘Aykırı Sorularla’ popüler olan Enver Aysever’in asıl önemsediği yanı ise edebiyatçı kimliği. Ona göre, 2003’te yayımlanan ilk öykü kitabı ‘Geç Kalmış Romantik’in, Füsun Akatlı ve Erendüz Atasu gibi eleştirmenlerden övgüler alması, ilk romanı ‘Bir An Bin Parça’ ile 2007 Yunus Nadi Roman ödülünü kazanması, popüler bir televizyoncu olmaktan çok daha önemli ve gurur verici.
-Tiyatro yönetmeni, oyun yazarı, romancı, televizyoncu... Kendinizi kim olarak tanımlıyorsunuz?
Bütün yaptığım işler içinde en uzun süre uğraştığım, tiyatro yazarlığı, yönetmenliği olsa da kendimi romancı olarak tanımlamayı tercih ederim. Çünkü televizyon bugün var, yarın yok olan popüler bir araç. Televizyonda yaptığım işlerle, kitlesel olarak ilgi, sevgi ve destek görmenin mutluluğunu yaşamakla birlikte, yazarlığın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yazarlığı da ikiye ayırmak gerekir, yaratıcı yazarlık ve gazete, köşe yazarlığı. Yaratıcı yazar; edebiyat yazarı, öykücü, romancı denemeci, oyun yazarı, şair benim için daha önemli. Diğer yazarlar içinde de iyi yazarlar vardır ama kendimi yaratıcı yazarlık tanımı içinde görüyorum. Birkaç türde eser vermeme rağmen kendimi romancı olarak görüyorum. Romancı olarak bilinmeyi tercih ederim.
-Bir roman yazdınız ödül aldınız, ilk romanda ödül almak sıkça rastlanan bir şey mi, bunun bir yöntemi var mı?
Ben ödülleri önemseyen biri değilim, ama bazı ödüllere itibar etmek gerekir. Bir ödülün kimin adına ve ne için verildiği, jürinin edebi saygınlığı çok önemli. Yunus Nadi ödülünün edebi yetkinliğine saygı duyuyorum. Türk edebiyatında önemsediğim ödüllerden biri. Bir romanla ödül almanın özel bir formülü olduğuna inanmıyorum. Birinci romanı yazmak kolay, asıl zor olan ikinci romanı yazmak.
-İlk romanda başarıyı nasıl yakaladınız, tiyarto yazarlığı birikimi mi?
Edebiyatta yazarlık açısından insanın elindeki en önemli silah içtenlik. Kimsenin kimseye bilgelik, öğretmenlik yapmaya hakkı yok. Sanat yapıtı içten olmalı. TV’nin ve sinemanın hayatımıza ipotek koyduğu bir süreçte, okumaya yönlendiren, naif, iddialı olmasa da içinde felsefe olan yapıtların öne çıkması önemli.
Ben tiyatroyu çok iyi biliyorum, ‘Bir An Bin Parça’ adlı romanımda tiyatroyu fon olarak kullandım. 15 yıl emekçi olarak çalıştığım tiyatro, bu samimiyeti güçlendirir diye düşündüm.
-İlk romanda ödül almak, bundan sonrakilerin düzeyiyle ilgili beklentiler açısından gerilim yaratmıyor mu?
Tiyatroda da böyle, ilk geceler her zaman başarılıdır, fakat ikinci akşam çok önemlidir. O açıdan ikinci romanımı ürkerek yazıyorum. Sağduyulu davranarak hırsa kapılmamaya çalışıyorum. Bir yazar açısından en tehlikeli şey yapıtını beğenmektir, beğenmemeye çalışıyorum. Kendine ve yapıtına hayranlık duyanların çok çabuk yok olacağını düşünüyorum. Ben de büyük ustalardan aldığım terbiye ve usta çırak ilişkisinin getirdiği zerafetle yapıtlara yaklaşmak gerektiğine inanıyorum.
-Laik, demokrat Türkiye’nin çocuklarla olacağını dile getiriyorsunuz, bu yüzden mi çocuk oyunları yazdınız, bunun tiyatroyla bağlantısı nedir?
Benim tüm oyunlarım siyasal bir tartışmayı getirir. Bilgisayarın, cep telefonunun hakim olduğu bir çağda, ‘sade suya tirit’ sorunsuz bir tiyatro yapmak zor. Çocuklarla çevre sorunu, demokrasi, insan hakları, çocuk hakları sorunlarını tartıştım, tabi çocukça tartıştım. Türkiye çapında 300 bin çocuğa ulaştım. Şu anda 70-80 tiyatroda oyunlarım oynanıyor. Ben de çocuklardan çok şey öğrendim.
Türkiye’de çocuk üzerine yapılan işler çok para kazandırır. Bunun en denetimsiz alanlarından biri de tiyatrodur. Çünkü, dikkat edin insanlar artık bilet alıp tiyatroya gitmeye üşeniyorlar, fakat anneler ve babalar ne olursa olsun cumartesi, pazar çocuklarını tiyatroya götürüyorlar. Çocuklarının eğitimine katkı olacağını düşünerek tiyatroya yönlendiriyorlar. Bunu keşfeden pek çok tiyatro, hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın, il müdürlüklerinin de açmazıyla, benim ‘terör tiyatroları’ dediğim hiç bir sanatsal değeri olmayan, kalitesiz bazı oyunları müdürlerin de işbirliğiyle kolaylıkla oynatalabiliyorlar. Halbuki yılların devlet tiyatroları geleneği var, bu kaliteyle tiyatrolar yapılırsa yararlı olur.
-Televizyona gelelim, neden ‘Aykırı Sorular’? Normal soruların yanıtlarının gerçekleri ortaya koymadığını mı düşünüyorsunuz?
Türkiye’de sansürün en tehlikeli şekli oto sansür. Arkadaşım Serdar Akinan “Gel televizyona başla” dedi, özgürlük teminatı aldım ve başladım. Şu ana kadar da bu özgürlüğümü koruyorum. Özgür olmanın ölçütü ne? Yanıtlar bence çok önemli değil. Yanıtları insan özgürce verir. Bence sorular çok önemli. Ben hep iyi sorularım olsun istedim. Sorularımın aykırı yerden bakmakla gelişebileceğini düşündüm. Bana cevap verenlerin her yanıtına inandığımı söyleyemem. Ben soru sormakla yükümlüyüm. Ben bu yola çıktım, başarılı olup olmadığını bilemem. Olabildiğince aykırı sorular sordum. Programa katılan herkes, dünya görüşüme katılsın ya da katılmasın, sorularımın namuslu olduğunu teslim ettiler.
-Benzeri programlara göre ‘Aykırı Sorular’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün Türkiye’de AKP medyası var. Körler sağırlar birbirini ağırlar şeklinde. Ben bugün Türkiye’de bakan, başbakan olsam ya da sorumlu bir mevkide bulunsam, asla benim gibi düşünen biriyle programa çıkmam. Benim gibi düşünenler bana bir şey katmaz ve toplum nezdinde inandırıcılığı kalmaz. Bunu birçok kanal, çanak sorularla yapıyor.
Jean Paul Sartre, aydınların taşın altına elini sokması gerektiğini söyler. Türkiye’nin aydınları da, yazarı, sanatçısı, medyası, yerel medyası (ki ben yerel medyayı çok önemsiyorum), sendikaları, düşünen insanları bu sorumluluğu taşımalı, bunun gerekliliğine inanıyorum. Benim için de öyle, ekrandan insanlara bu düşünceyle, aykırı sorularla sesleniyorum.
Sonbaharda, hafta içi her gün bir program yapacağım, Programın adını da ilk kez size açıklıyorum: ‘Enver Aysever’le 60 dakika’, yine SKYTÜRK’de yayımlanacak. Her gün bir toplumsal olayı, bir siyasi olayı ve sokağın görüşünü aktaracağım. Tüm arkadaşlarım adına söyleyebilirim ki, SKYTÜRK, özgürlüğün olduğu nadir alanlardan biri...
-Türkiye’nin son dönemdeki gerilimli siyasi gündemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye bir ara dönem psikozu yaşıyor. Üç meseleyi ortaya koymak lazım; sürekli demokrasiden sözedilen bir yerde demokrasi olmaz. İster siyasal islam, ister lakilik kaygısı güden Kemalist kesim olsun, batılı anlamda sahici bir demokrasi istediklerini düşünmüyorum. Parlementodaki tüm partilerin uzlaştığı tek konu yüzde 10 seçim barajı ve partiler kanunu. Her partinin içinde ‘parti içi padişahlık hükmü’nü benimseyen bir elitist kadro var. Dolayısıyla demokrasi sözden ibaret.
Hukukun üstünlüğü meselesini de çok önemsiyorum. Zıt görüşlü önemli anayasacıların üzerinde anlaştığı bir konu var. Evet, bu anayasa kötüdür, ama anayasa yapmanın koşulları vardır. Bu da kurucu meclistir. Demokrasinin koşullarını, sivil anayasa yapmanın koşullarını bir araya getirme konusunda içten olmadıklarını gözlüyoruz.
Ara dönem psikozu yaşamak, projesi olmayan partileri projeleri varmış gibi gösteriyor. AKP gibi liberal ekonomiye eklemlenmiş, içinde en ufak bir özgürlükçü, demokratik açılım olmayan bir parti, kendisini özgürlükçü bir parti olarak gösterebiliyor. CHP gibi bir parti, yeni proje üretmek yerine konum belirleyerek ‘devleti koruyorum’ psikolojisiyle hareket ediyor. Bunlar ara dönem psikozundan yararlanıyor. DTP için de aynı şey geçerli, Türkiye için bir tane projesi yok. O da ara dönem psikozu.
Türkiye’de gerçekten bir rejim kavgası var, bu krizdir. Ama beklenen bir de ekonomik kriz var ve bu kez Türkiye’yi Arjantinleştirebilir. Türkiye bu durumu sürdüremez. Küreselleşme sonunda çökecek. Türkiye’nin liberal olmayan bir sola ihtiyacı var. Sosyalist sol ya da güçlü bir sosyal demokrat hareket, dengeleri yeniden kurabilir. Bunu da toplumun dışlanan tüm kesimlerini kucaklayarak yapabilir.
-Bir Ataşehirli olarak Ataşehirle ilgili neler düşünüyorsunuz?
Ataşehir artık sadece Emlak Bankası konutları değil, çevresiyle birlikte yeni ve büyük bir ilçe. Ama yeni belediye başkanını seçtiğinde belediye binası olmayacak, kadrosu olmayacak, hiçbir şeyi olmayacak. Çöplerin toplanmasında, temizlik faaliyetlerinin yerine getirilmesinde zorlanacak, çok sıkıntı çekecek.
Ataşehir ilçesinde çok uç ekonomik kesimler yaşıyor. Asgari ücretle yaşayanlar olduğu gibi, varlıklı aileler de var. Ataşehir’in bir kısmı ‘laiklik kaygısı’ duyarken, büyük bır kısmının da ‘sadaka ekonomisi’nin eline düşmek üzere olduğunu düşünüyorum. Herkes birbiri adına düşünmeli bence.
Korkunç yapılaşma sonucu trafik sorunu had safhaya ulaşacak. Ataşehirli bu süreçte, kendi ilçesini merkez alacak etkili bir girişimde bulunmalı ve siyasi partilere yol göstermeli.
Söyleşi-Fotoğraf: Zeki Kar |