Ataşehirli yapımcı Abdülkadir Turgut, filmografisine ‘Çıplak Vatandaş’, ‘Namuslu’, ‘Katırcılar’, ‘Asılacak Kadın’, ‘On Kadın’, ‘Sen Türkülerini Söyle’ gibi sayısız önemli filmi sığdıran başarılı bir sinemacı... Turgut ile başrollerini Pelin Batu, Serhan Yavaş, Turan Özdemir’in oynadığı, senaryo ve yönetmenliğini Görkem Turgut’un yaptığı son filmi ‘Yağmurdan Sonra’yı konuştuk…
-Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Yapımcılığa 1980’de başlamışsınız… Bu sinema aşkı nereden geliyor?
Tesadüf aslında… Çok aşık sayılmazdım sinemaya. Zamanla gelişti ve depreşti. Biraz meslekten bunalmıştım. Mali müşavirlik yapıyordum. Kardeşim Ferit Turgut Yeşilçam’da çalışıyordu. Benden mesleki anlamda daha bilgili ve becerikliydi. O şekilde başlamış olduk. Bulaşınca da çıkamıyorsunuz. Sanat başka bir duygu… Bir yazı geliyor elinize, ondan bir sinema eseri yaratıyorsunuz, müthiş bir duygu, inanılmaz bir tatmindir bu…
-Türkiye'de sinemayı sektör yapacak bir sinema seyircisi var mı?
Yok maalesef. Çok hoş bir film yaptık, Yağmurdan Sonra. Meselesi de olan bir film. Hep beraber göreceğiz sonucunu. Eskiden bu tarz filmlerin aşağı yukarı seyirci sayısını tahmin edebiliyordunuz. Şimdi seyirci kaydı gitti, Recep İvedik izliyor..
Günümüzde ortalama bir film 1,5 trilyon gibi bir rakam. Bunu da hiçbirimizin öz varlığıyla karşılaması mümkün değil. Bu anlamda doğru düzgün sponsor da bulamıyorsunuz. Sadece Kültür Bakanlığı’nın çok cüzi verdiği bir rakam var. Onu da kredi olarak veriyor. Ki bu “Yağmurdan Sonra” filmi de öyledir. Kültür Bakanlığı desteklidir. Türkiye de sinema yapmak gerçekten şövalyelik…
-Şubat tatili sineması gibi bir tür oluştu… Ve hasılat yapan da genelde bu tür filmler oluyor. Bir görüşe göre, kalitesi ve kalıcılığı tartışılsa da insanları salonlara çekip, sinemayı ayakta tutan filmler bunlar. Sizce bu tür seyirci bir süre sonra Çıplak Vatandaş'a, Namuslu’ya, Sen Türkülerini Söyle’ye de gider mi?
Değişen toplum yapısı… Mesela 68 kuşağı diyoruz. Dünyaya duyarlı, toplumu değiştirmeye hevesli, azimli, dinamik. Şimdi o insanlar gitmiş, bezdirilmiş, harcanmış, öldürülmüş. 12 Eylül’den sonra ise depolitize edilen, nemelazımcı bir gençlik, köşe dönmece mantığında insanlar toplumun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu insanlar, günümüzün insanı. Bunların tek bir hedefi var, bir an evvel paraya kavuşmak. Toplum bu anlamda tercihini o tarz filmlerden yana kullanıyor. Toplumun mayası bozuldu. Şu geldiğimiz noktada herkesin payı var. Para sahiplerinin, medya sahiplerinin, bu olan bitene itiraz etmeyenlerin, bu gidişata gönüllü olanların… Herkesin suçu var gelinen noktada…
30 yıl olmuş, çok güzel filmler ürettik ulusal bazda… Çıplak Vatandaş, Namuslu, Katırcılar, Asılacak Kadın, İffet, On Kadın gibi...Sinemada Kemal Sunal’ın dışında bütün aktörler ve aktrislerle filmler yaptık. Bunlar o günün koşullarında, hem ekonomik hem de sosyal içerikli, hoş ve ses getiren filmlerdi. Düzenle çatışması vardı filmlerin. Bu anlamda biz biraz devlet bürokrasisiyle de çatıştık. O günün koşullarında sansür diye bir bela vardı. Önce senaryo sansüre gidiyor, sonra da film. Bir sürü film sansürde reddoldu, Danıştay’dan çıktı.
-Var mı sansürden dönen filmleriniz?
Devlet bürokrasisi o kadar garip ki.. Biliyorsunuzdur, o dönemler sansür kurulu vardı. Dolap Beygiri diye bir film yapmıştık, Yönetmeni Atıf Yılmaz. Filmi Ankara’ya sansüre götüreceğiz. Atıf Yılmaz filmin ismini beğenmedi. “Gelin bunun adını ‘Ne Şehittir Ne Gazi’ yapalım” dedi. “Peki” dedik. Gittik Ankara’ya. Ki film kadrosu müthiş, Şener Şen, İlyas Salman, Ayşen Gruda, vs... Sansür kuruluna sunduk filmi, isminden dolayı reddoldu. Kapı kapı dolaşıp filmi sansürden çıkarmak için uğraşıyoruz. Emniyet Müdürlüğü bugünden daha baskındı o zamanlar. İlgili kişiye, derdimizi anlatıyoruz. Yıl 82-83, “Önerileriniz doğrultusunda biz ne yapabiliriz” diyoruz. “Ne önerisi, teklif diyeceksiniz teklif” diyor. İşte böyle garip bir ülke burası.
Yine bir sansür hikayesi daha; Asılacak Kadın filmi için Ankara’ya gittik. Asılacak Kadın biliyorsunuz Pınar Kür’ün romanından uyarlanmış, Müjde Ar oynamıştı. Filmde, iktidarsız bir paşazade, konağa gelen hizmetçiyi nikahına alıyor ve mahalledeki bıçkın gençlere peşkeş çekerek bundan tatmin çıkarıyor… Ankara’da film sansürden geçti. Sonra zamanın paşası “Ben böyle bir filmin ülke içinde gösterilmesine izin verirsem, pezevenkliğin yayılmasına bir anlamda destek vermiş olurum” dedi. Zaten paşa ne derse o oluyor malum… Film reddedildi. Film daha sonra üniversitede kurula sunuldu. Kurul, bunun bir sanat eseri olduğunu, bir sanat eserinin toplumda böyle bir şeye vesile olmayacağı üzerine rapor verince, film vizyona girebildi.
Yani böyle bunun gibi çok gariplikler yaşadık. Ama bütün bunlara rağmen, daha yürekli yapımlara imza atmalıyız… Hem gerçekleri anlatmalı hem de yüreklendirmeliyiz insanları.
-Yaptığınız için en çok gurur duyduğunuz, iyi ki bunu yapmışım dediğiniz film hangisi?
Asılacak Kadın ve Çıplak Vatandaş diyebilirim. ‘Çıplak Vatandaş’ta Turgut Özal’a benzeyen birini bulduk. Hep arkası dönük konuşan. Oktay Akbal köşesinde başbakana yazıyor, “Git bak seni anlatmışlar, izle” diyor. Neyse Allah’tan o başbakanlar şimdiki başbakan gibi yasaklamıyordu, tahammülsüz değildi, dava açıp, sanatı bu kadar kadük, kısır hale getirmeye çalışmıyorlardı.
-Son filminiz ‘Yağmurdan Sonra’ya gelecek olursak. Filmi biraz anlatabilir misiniz?
Elbette. Öykü Osman Şahin’in. Gökçeada’da yaşanmış bir olaydır bu. Bir hapishane müdürü, uyumsuz, nobran, katı, acımasız.. Genç bir karısı var; daha naif, kırılgan, incelikleri olan bir kadın. Aralarındaki bütün bağlar kopmuş. O sıralarda oraya bir siyasi mahkum geliyor. Yazar. 12 eylül sonrası... Yarı açık ceza evi… Ve bu süreçte bir ilişki başlıyor, tinsel, cinsel… Üçlü bir çatışmanın öyküsü bu…
-‘Yağmurdan Sonra’ filminin alt metni; Yağmurdan sonra her zaman gökkuşağı görünür mü? Sizce görünür mü? Filmleriniz düzenle çatışıyor ama hep iyimser bir yanı var. İyimser misiniz?
Filmin senaryosu ve yönetmeni Görkem Turgut. Yeğenim. 90’larda, yine bu devletin gadrine uğramış, 3,5 sene içerde yatmış birisi. Çok basit bir nedenden dolayı... Avrupa’da bir ülkede hükümeti ya da polisi eleştirdiğinizde en fazla sizi dışarı çıkarırlar. Bizde ise 12 yıl verirler. Yürüyüş yapıyorsan, protesto ediyorsan, cop ensende. Ya hapishane ya ölüm… İşte bu çocuk da yani yeğenim, filmin senaristi ve yönetmeni, bir afiş yüzünden bu memlekette 3,5 yıl içerde yattı. Liseyi bitirmişti henüz.
Çok iyi senaryo yazdı, çok da iyi çekti. İlk uzun metrajlı filmi. Çok başarılı olduğuna inanıyorum. O alt metin ona aittir. İyimserlik konusuna gelince; hayata hepimiz biraz pozitif bakmalıyız. Umutsuz olursak hiçbir şey yapamayız. Umutlu olmak zorundayız. O yüzden umutlu ve iyimser filmler yapmak istiyoruz.
-‘Yağmurdan Sonra’nın çekim aşamalarını biraz anlatır mısınız? Gerçi filmin yapım aşamasında hep Pelin Batu’nun medyaya yansıyan sevişme sahneleriyle filmden haberdar olduk ama…
Senaryo, gerçek bir öyküden hareketle yazıldığı için, hikayenin geçtiği yer olan Gökçeada’da çektik filmi… Baştan bize kucak açan, sıcak bakan belediye başkanı, kaymakam, iş paraya dönünce, iş gerçek olunca taahhüt ettiklerini yerine getirmediler. Kalınacak yer, yiyecek vs. Ve planladığımız bütçenin üstüne çıkmak zorunda kaldık. İşe başlamıştık ve artık geri dönemezdik. Öyle de yaptık… Oyuncu seçimine gelince; bana göre çok iyi kast kurduk. Pelin Batu’yu seçmekle çok isabetli davranmışız. Serhan Yavaş, Turan Özdemir, Nilgün Belgün’ü de... 120 sinemada birden gösterime girecek. Film biraz sürprize açık. 10 bin de yapabilir 1 milyon da. En iyi reklamı yapan seyircidir.
Filmi bir 12 Eylül filmi olarak tanımlamak daraltmaktır. Elbette böyle bir derdi de var filmin ama öncelikle aşk ve gerilim filmi. Filmin salt bu açıdan değerlendirilmesi bizi üzer.
İnşallah yolu açık olur. Filmin iş yapmasını, en çok başka filmlere sermaye olsun diye istiyorum. Daha anlatacağımız bir sürü hikaye var. Bunları yapmak için de sermaye gerekli.
-Birkaç yönetmen sürüklese de bugün, İran sineması, Kore-Uzak Doğu sineması diye bir sinemadan oluşturulan bir dilden bahsedebiliriz. Bir yabancı için Türk sineması diye bir şey var mı?
Türk sineması denildiğinde, bir Yılmaz Güney’i, bir Ertem Eğilmez’i anmaktan şeref duyarım. Bence Türk sineması bu anlamda uluslararası düzeyde. Örneğin, bizim bu filmimiz Yağmurdan Sonra, fragmanı seyredildi ve İngiltere de festival daveti aldı. Yani bence çok önemli. Güzel şeyler yapılacak, yapılıyor da. Devletin bu anlamda sinemanın önünü açması, onu özgür bırakması ve sinemanın ekonomik koşullarını iyileştirmesi gerekiyor. Bu anlamda güçlü sermayenin de sinemaya destek olması gerekiyor ki sinema yolunu açabilsin.
-Festival filmlerine nasıl bakıyorsunuz?
Valla bu festivallerin jürilerinin işlerine akıl sır ermiyor. Halkla örtüşmüyor verdikleri kararlar. Tabi bu Recep İvedik tarzı filmleri dışında tutuyorum. Son derece eli yüzü düzgün, halkın sevip buluşabileceği filmler değil de, halkla iletişim kurmamış, soyut filmlerin daha kabul görmesi beni şaşırtıyor. Bu tür filmleri seyirciyle buluşturduğunuzda da, hayal kırıklığı yaşıyorsunuz.
-Yani eleştirmenlerle ya da jürilerle halk arasında doku uyuşmazlığı var diyorsunuz.
Evet. Mesela Nuri Bilge’nin de sineması farklıdır. Fotoğrafçılıktan geldiği için fotoğrafları bir şaheserdir. Ama çok durağan bir sineması var. Sırrı Süreyya Önder’e gelecek olursak; 12 Eylül’ü ağır yaşayanlardan biri. Kaynağını halktan alan hikayeler yapıyor. Örneğin Beynelmilel çok güzel bir filmdi, jüriyle halk da örtüştü.
Gerçi bakmayın siz, böyle konuşuyoruz ama, ‘en iyi film tutan film’ denir. Ama tabi İvedikleri ayrı tutuyorum.
- ‘Yağmurdan Sonra’ 21 Aralık’ta sinemalarda. Biz de Ataşehir Magazin olarak ‘Yağmurdan Sonra’nın bahtı da yolu da açık olsun, gişesi bol olsun diyoruz.