 |
BİR DEMET TİYATRO’NUN TİRBUŞON’U SERHAT ÖZCAN
Gülmek Umuttur, Umudu Taze Tutmalıyız...
Ataşehirli tiyatro oyuncusu Serhat Özcan, tek kişilik oyunu ‘Son Kişot’u Ataşehirlilerle buluşturuyor. 26 Ocak’tan itibaren Mozaik Çarşı’da sahneye çıkacak olan Özcan ile tiyatro serüveni ve Ataşehir’de tiyatro adına gerçekleştirmek istediği projeleri konuştuk. Tiyatroyu Ataşehirlilerin ayağına getirmeyi hedefleyen, tiyatronun ‘Son Kişot’u Serhat Özcan’a göre, “Gülmek umuttur, umudu taze tutmalı...”
-Tiyatro severler sizi ‘Tirbuşon’ olarak tanıyor, bize kısaca oyunculuk geçmişinizden söz eder misiniz?
Profesyonel olarak 27 yıl, amatör dönemi de sayarsak 30 yıldır sahnedeyim. Kadıköy Halk Eğitim, Balıkesir Halk Eğitim, Dostlar Tiyatrosu, Devlet Tiyatrosu, Ferhan Şensoy Tiyatrosu ve çeşitli özel tiyatrolarda çalıştım. 1994’te Yılmaz Erdoğan’la birlikte BKM’yi (Beşiktaş Kültür Merkezi) kurduk. ‘Oto Gargara’, ‘Bir Demet Tiyatro’, ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü’ de oynadım. 2001’de ‘Vizontele’yi çektikten sonra BKM’den ayrıldım. BKM’den ayrıldıktan sonra kendi yazdığım ‘Sustuklarımı Biriktirdim’i oynadım. Son olarak da tek kişilik Son Kişot’u oynuyorum.
Konservatuvar okudum. Ama okul devam ederken, askere alındığım için bitiremedim. Turnede Uğur Mumcu’nun ‘Sakıncalı Piyadesi’ni oynarken, elimde tecil belgem olduğu halde, apar topar askere alındım. Aynen, Sakıncalı Piyade’nin devamı gibi oldu. 84 yılında ağır bir askerlik görevi yaptım. Askerden sonra 2 yıl kadar sözleşmeli olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda oynadım. Hiç tiyatrodan kopmadım. Hep çalıştım. Anadolu’ya tiyatroyu taşımak için Türkiye’nin hemen her yerine gittim. Henüz gitmediğim, ama gitmeyi düşündüğüm yerler de var.
-Televizyon dizileri de var sanırım...
Televizyon dizilerinde Pembe Patikler, Cennet Mahallesi, şimdi de TRT’de yayımlanan Gönül Salıncağı dizilerinde oynuyorum. Gönül Salıncağı’nda, Tirbuşon’un dışında bir karakteri, alkolik bir cam işleme ustasını oynuyorum. Tirbuşon’dan sonra farklı bir karakteri oynamak, benim için de iyi oldu. Ayrıca, haftada bir gün, Kemal Kuruçay’la birlikte MSM’de ‘Oyuna gelmeyin’ adlı bir kabare oynuyoruz.
-Tiyatronun geniş kitlelerle buluştuğu BKM’de çok başarılıydınız...
BKM tiyatro açısından iyi bir dönemdi. BKM’nin farklı bir büyüsü vardı. Bir Demet Tiyatro’nun çok katkısı oldu. Bir Demet Tiyatro’nun müdavimlerinden, tiyatro izleyicileri çıktı. ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü’ 5 yıl, ‘Oto Gargara’ 4 yıl kapalı gişe oynadı. Özel tiyatroların böyle başarıları oluyor.
Ancak ülkede ekonomik kriz çıkınca, gözden çıkarılan ilk şey de maalesef sanat oluyor. Bir ihtiyaç olarak görülmüyor. Oysa, Almanya İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalkınma hamlesini opera ve tiyatro binalarıyla yapmış. Bizde bu anlayış yerleşmedi. Tiyatronun durumu da ülkenin çarpık gidişatıyla ilgili. Türkiye Cumhuriyeti, anayasada laik- demokratik olarak tarif ediliyor, ama, Diyanet’in bütçesi Kültür Bakanlığı’nın bütçesinin 770 katı. Böyle bir ülkede, sanatçı olarak mesleğimizi var gücümüzle yaşatmaya çalışıyoruz. Çünkü sanata her alanda inanılmaz boyutlarda saldırılar var.
Bunca sıkıntının içinden mizah çıkarmaya çalışıyoruz, yaptığımız iş bu aslında... Gülmeyi de unutmamak lazım, çünkü gülmek umuttur, umudu da taze tutmak zorundayız.
-Son Kişot nasıl bir oyun?
Son Kişot, mizah yoluyla insanın kendisiyle yüzleştiği bir oyun. İzleyenler diyor ki; “Serhat Bey, çok haklısınız, gerçekten oyundaki insanlar gerçek hayatta çok var.” Fakat kimse “o benim” demiyor. Çuvaldızı kendimizi de batırmalıyız. Toplumda kötü örnekler gördüğümüzde, onları kınıyoruz, aynısını kendimiz yaptığımız zaman rahatsız olmuyoruz. Oyunda bu samimiyetsizliği, ikiyüzlülüğü sorguluyorum.
-Son Kişot ismi nasıl çıktı?
Artık Don Kişot’lar kalmadı. Onun için kendimi Son Kişot olarak görüyorum. Benim en iyi bildiğim iş tiyatro. Zamanında ben de güzel para kazandım. İstesem kebapçı dükkanı açabilirdim. Benim hayat felsefem, sanatımı insanlarla paylaşmak üzerine kurulu. Buna ‘salaklık’ diyenler de var ama bu salaklığı seviyorum, bu benim için bir seçim. 12 Eylül sonrası topluma dayatılan ‘pastadan pay alma hırsı’nı ret ettim. Pastadan pay almayı düşünmedim. Sanatçı vicdanıyla yaşayan insandır, huzurlu olması lazım. Kimsenin adamı olmadan, özgür düşüncelerle, özgür irademle kendimi ifade etmeye çalışıyorum.
-Tek kişilik oyun zor değil mi? İşletme, organizasyon, sahne performansı bunlarla uğraşmak sizi zorlamıyor mu?
Tek kişilik oyun kolay bir iş değil. Organizasyon sorunları yaşanabiliyor. Başta sahneyi de yadırgadım. “Tek kişilik oyun benim haddim değil” dediğim zamanlar oldu. Ama seyircinin alkışıyla bunu aştım. Tek kişilik oyun, oynadıkça pişen bir şey. Pişecek kadar oynadım artık, sahnede yaptığım her şeyden eminim. Son Kişot’u 60 kere oynadım. Ama ‘Sustuklarımı Biriktirdim’ oyunumu 300 kere sahneledim. Son Kişot bunun devamı gibi. Oyun, çeşitli notlarla yer yer farklılaşıyor, bu nedenle bir izleyen tekrar izleyebiliyor.
-Tiyatroyu Ataşehir’e getirmek gibi bir iddianız var, Ataşehirliyi salona çekebilecek misiniz?
Ben 1,5 yıldır Ataşehir’de yaşıyorum. Ataşehir’i seviyorum. Hayatımda ilk kez 3 oda evim ve çalışma odam oldu. Geceleyin sessizlik çöküyor Ataşehir’e, o sessizliği seviyorum. Daha modern insanların olması, yeşil alanlar, insanlarla selamlaşmak güzel duygular. Beni yaralayan bir nokta ise koskoca semtte bir kültür merkezi yok. Sanatla ilgili projeleri, hastaneler gibi acil projelendirmek lazım. Çünkü geç kaldığınızda bir jenerasyon sanatsız büyüyor.
Ataşehir’de, Mozaik Çarşı’nın salonunda oyunu sahneleyeceğiz. Bu küçük salonda hiç değilse, “Elimizin altında her şeyimiz var, bir tiyatromuz yok” diyenler için bir fırsat yaratmayı düşündük. Önünü arkasını, kârını zararını düşünmeden ‘oynayalım’ dedik. Çünkü kaybedecek zamanımız yok. Çağdaşlaşmanın içinde sanatın olmaması korkutucu bir şey. Ataşehir’e geldiğimden beri bunu düşünüyorum. Başka şeyler de yapılabilir. Türkiye’nin birçok yerinde, ufacık belediyeler, cılız bütçelerle tiyatro festivalleri yapabiliyor. Neden burada da olmasın? Bütün tiyatroların merkezi Taksim’de. Ataşehir’den kalkıp karşıya gitmek çok zahmetli ve masraflı. Ataşehirlilerin ayağına gelmiş bir imkanı değerlendireceklerini düşünüyorum.
-Yazarlık deneyiminiz hakkında bilgi verir misiniz?
Yaklaşık 25 yıldır yazdıklarımı biriktiriyorum. O nedenle yazdıklarımın adını da ‘Sustuklarımı Biriktirdim’ koydum. Kendime ‘yazar’ demiyorum. ‘Durum saptamacısı’ diyorum. Yazmanın yararı çok. Yazdıklarımı şimdi kullanıyorum. Hayatın içindeki durumları belirleyip, üzerine mizah ekliyorum. Red mizah dergisinde de yazıyorum. Geçen bir okuyucum, “Serhat Özcan iyi bir oyuncu, ama yazdıklarını okuyunca, karşılıklı rakı içiyormuş hissine kapılıyorsunuz” diyor. Benim de vermek istediğim duygu buydu, hoşuma gitti. Şiir ve öyküler de yazıyorum ama onlara da ‘durum saptaması’ diyorum. İkinci kitabım yayına hazır, önümüzdeki günlerde basılacak.
-Toplumsal duyarlılık ile sanatın işlevi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Sanat topluma kayıtsız kalamaz. “İyi oyuncu lafını, inanarak söyleyen, iyi sanatçı inandığı lafı söyleyendir” diye bir söylemim var. Sanatın ‘görünmeyeni gösterme’ gibi bir sorunu vardır. Sistem yalakalığı sanatın işi değil. Sanat, ‘benim gibi düşünmeyen ölsün’ tutumu yerine, ‘benim gibi düşünen olsun’ fikrini savunur. Tahammül anlayışının gelişmesi için sanata büyük bir görev düşüyor. Eleştiri sanatın doğasında var.
|